14 Ekim 2017 Cumartesi

Sokak Stilleriyle Pembenin 50 Tonu

Herkese merhaba,
Geçtiğimiz sezondan bu yana girl power akımını bilmeyen yoktur sanırım, fikrimce bu mottodan yola çıkılarak pembe de girl power akımından nasibini alan bir trend oldu ve bu sezon her markada çeşit çeşit pembe parçalar var.

Bir diğer trend ise baştan aşağı aynı giyinmek, ama tabii bu yalnızca pembe rengi için geçerli değil. Sonbahar-Kış sezonunda özellikle beyaz takımları çok sık göreceğiz.



Benim küçük rafine dünyama oldukça hitap eden bir renk olan pembeyi her yerde, her tonunu görmek şahsım adına oldukça hoş fakat dikkatimi çeken, pembe renkten çok hoşlanmayanlar bile kendine göre bir ton bulup bu modaya ayak uydurmaya başlamışlar bile.

Geçtiğimiz sezon hafif sinyallerle kendini gösteren, bu sezon ise iyiden iyiye öne çıkan bir diğer trend ise bel çantaları.





Seversiniz sevmezsiniz orası size kalmış ama bu sezon her yerde pembe göreceğimiz kesin. :) 


16 Ağustos 2017 Çarşamba

Gecikmeli Temmuz Favorileri

Selamlar
Temmuz favorileri yazısını yazmayı unuttuğumu Ağustos'un ortasında fark etmem biraz manidar olsa da bir görev bilinciyle yazmalıyım diye düşündüm, siz ne dersiniz bilemem tabii.

Temmuz'da daha önce izlemediğim ve ay içinde izleyip çok beğendiğim bir film olmadı, o yüzden geçtiğimiz aylarda izleyip çok sevdiğim Life'ı tekrar izledim.
Sinemada ki kadar etkileyici olmasa da yine sıkılmadan izlediğimi söyleyebilirim.
Konusu çok aman aman değil, bu tip filmler çokça yapıldı ama filmin işlenme tarzı ilk izlediğimde de çok hoşuma gitmişti, gergin bir şekilde kendini izleten ve sıkmayan bir yapım.

Film Mars'ta bulunan örneği teslim alıp inceleyen 6 astronotun başından geçenleri anlatıyor.

Mars'ta biyolojik özellikler gösteren bir örnek bulunuyor, laboratuvarda incelenirken bunun canlı olduğu anlaşılıyor ve böylece Mars'ta yaşam var mı sorusuna yanıt buluyorlar, yada onlar öyle sanıyor.
Bu küçük Marslı arkadaş gün geçtikçe büyümeye başlıyor ve büyümeye başladıkça olaylar ufaktan kontrolden çıkıyor.
Film asıl bu noktadan sonra başlıyor, izlemeyen varsa tavsiye ederim. :)



Dizi tavsiyem ise Sleepy Hollow'dan yana olacak.
Bunun Jonny Depp'li olan film versiyonunu izleyen varsa az çok kafasında bir şey şekillenebilir ama dizi versiyonu çok daha iyi bence.
Başsız süvari efsanesini biraz daha farklı ele almışlar.
Yabancı dizilerin tek falsosu olan devasa dizi aralarından mütevellit bir ara bırakmıştım izlemeyi ama bu ara tekrar başladım, izleyin ve izletin.




Temmuz ayının müzik kategorisinde ki favorisi ise Bastille - Blame 

11 Ağustos 2017 Cuma

Bir Takım Tezatlıklar Silsilesi

Hem herkesin okuduğu hemde yalnız hissettiren bir yerde yazmak tuhaf.
Böyle kendi kendime konuşuyormuşum gibi hissediyorum, sanki bu iç sesimmiş gibi.
Ama işin aslı böyle değil tabii ki.
Tanıdık tanımadık bir çok kişiye ulaşıyorum ve bu duruma hala pek alışabildiğim söylenemez, burası benim iç dünyama benziyor, biraz melankolik, biraz neşeli, biraz alışılmadık, biraz sıradan.

Sözlü iletişimi zayıf biri olsam da yazmak her zaman çok rahatlatıcı.
Duygu ve düşüncelerini detaylıca tasvir etmek, sesli bir şekilde 2-3 kelam etmekten daha tatmin edici.
Ama bazen konuşmak istiyorum.
Kendimi anlatmak, anlaşılmak istiyorum.
Ama tabii tek konuşan, anlatan olmak duvara konuşmaktan farksız.
İşitmek istiyorum.
Bazen insanların tek ihtiyacı bu oluyor.
Su gibi, ekmek gibi bir şey bu.
İnsanın ruhunu kurutuyor sessizlik.

20 Temmuz 2017 Perşembe

Bozcaada Vol.2

Selam!



Tatile gittim geldim, yeni yazmaya fırsat buluyorum. :)
Yine tek başıma gittiğim bir tatildi, bu sene 3. defa tek başıma seyahat ediyorum ve bunu baya sevdim bir kaç dezavantajı dışında.



Tatil için yine Bozcaada'yı tercih ettim.
Bir el çantası, bir sırt çantası, bir seyahat çantası ve bir tekerlekli valizle çıktım yola. (yazarken bile yoruldum)
Anlayacağınız üzere en çok bu kısım yıprattı beni, hele dönüşü sevgili annemin istediği peynir ve reçelleri getirirken canım çıktı.
Bunun haricinde hiç bir problem olmadı adada.



Ben hotels.com'dan ayarladım kalacağım yeri ve 9 Oda Otel'de konakladım.
Kahvaltı dahil bir oteldi ki adada yüzde doksan bu şekil.
Güzel bir butik otel ama ben odamı beğenmemiştim kat itibariyle, giriş katta resepsiyonun hemen yanında olduğundan çok ses alıyordu. Temizlik konusunda iyiydi ve kahvaltısı çok güzeldi özellikle.



Her gün erkenden kahvaltı edip denize gittim, yüzdüm, güneşlendim.
Plajdan çıkıp atıştırmaya Ali Baba Restauranta gittim, aşağı katını bar olarak harika dekore etmişler, geçen sene de ilgimi çekmişti ama bu sene deneme fırsatı buldum.



Otele dönüp duş aldıktan sonra rutin olarak sahile inip kahvemi içtim.
Akşam yemeği için balık hariç her şeyi yedim sayılır.
Son gece için meşhur gün batımı turuna katıldım, çok güzeldi.

İlginç bir şekilde zaman nasıl geçti anlamadım ki normalde sıkılırım 3 günden sonra ama bu sefer öyle olmadı.



Bozcaada'dan ziyade İstanbul'a dönüşüm olaylı geçti.
Şehir dışı ulaşımda otobüs firması olarak genelde İstanbul Seyahati tercih ediyoruz bir ailecek, bende bu geleneği hiç bozmadan buradan aldım biletimi gidiş dönüş.
Gidişim her ne kadar deli gibi korksamda geceydi ve nispeten daha iyi bir yolculuktu hiç bir yerde durmadan 7 saatte vardık.



Dönüş saatim ise 11:00, henüz odada toparlanıyorken saat 09:57'de bilmediğim bir numara aradı, açtım İstanbul Seyahatmiş. 
Siz şuan neredesiniz diye teyit etmek için aramışlar, buraya kadar problem yok ama demez mi iskeleden alınış saati 10:30'da diye. (böyle bir bilgi verilmemişti hiç bir şekilde)
Feribotla Bozcaada'dan Geyikli iskeleye geçiş 40 dk.
Hobaa bir alalacele aldım valizleri koştur koştur iskeleye, hemen feribota bindim. 
O elimdekilerle insanüstü bir koşuştu gerçekten, kendimden hiç beklemediğim bir performans sergiledim.



Neyse ben indim feribottan aynı telaşla valizleri çekiştiriyorum, çekiştirirken de bir yandan söyleniyorum.
İskelenin dışına kadar geldim ama ortada otobüs falan yok.
Düşünmeye başladım acaba beni almadan mı gittiler diye.
Aynı numarayı bu sefer ben aradım dedim otobüs motobüs yok burda diye, adam gayet rahat bir şekilde gelir birazdan diyor saat 10:55.
Geldi 5 dk sonra.
Madem benim bildiğim gibi 11:00de otobüs benim niye iki ayağımı bir papuça sokuyorsunuz?


Bindim otobüse ama yolculuğun bütünü korkunçtu, 10 saat sürdü ya 10 saat.
Otogarlara gire gire gittik, şehir içi ulaşıma katkı sağlayarak minibüsçülük falanda yaptılar bir ara.
Arka koltuğa bir abla oturdu, sağolsun ciğerimi döktü.
Hayatında ilk defa tablet görmüş sanki, babaanne gibi tek parmakla dokuna dokuna(vura vura daha doğrusu) oynadı tabletle ama işte hesap edemediği şey o tabletin benim koltuğumun hemen arkasında olduğu ve o her vurdukça benim dalağımın, böbreğimin deşildiği.



Bir abi denizden taze çıkmış gibi olan terden sırılsıklam olmuş tişörtüyle bindi Çanakkale iskelesinin orada, o apayrı bir olay.
Temmuz'un ortasında donarak yolculuk etmek istiyorsanız harika bir acente, klimayı köklemişler ve amcanın kokuyla pek bir ahenk içinde seyahat ettik.
Hayır ter kokusu esanslı serinlikte korkunç gerçekten, hele ki bunların hepsi birleştiğinde bir noktadan sonra bayılmışım.
Şaka yapıyorum sanmayın cidden bayıldım, şafak sayar gibi dakika sayıp gözümü saatten ayırmadığım için 19:27'idi en son baktığımda sonra gözümü bir açtım 19:54.
Aradaki 27 dakikalık boşluk yok bende. :)



Neyse indim Esenler otogarda nihayet.
O otogar da bambaşka bir hikaye zaten, korku filmi için şahane bir mekan.
Koşar adım taksi bulmaya çıktım.
Bindim bekleyen bir taksiye ve tekrar hatırladım ki İstanbul taksicileri cidden numune.
İlk olarak taciz, herif bana asılmaya cüret etti ve bu durumda yapabilecek iki şey var ya çıngar çıkarıcaksın yada salağa yatıcaksın.
Zaten yorgunluktan geberiyorum tekrar taksi aramayayım o leş trafikte diyerek 2. seçeneği tercih ettim metanetimi korumaya çalışarak.
Tacizi atlattık derken birde taksici terörüne şahit oldum ki o daha acıydı.
15 Temmuz muhabbetine bir gün önceden başlayan bir grup insan yürüyüş yapıyordu ve trafik felç durumda, adam beni indiriverdi ben daha fazla gidemem bu trafikte diyerek. 
Öyle mal gibi kalakaldım yolun ortasında.
O ana kadar içimde tuttuğum aksilik ve diğer her şeyin birikmişliğiyle birlikte bulunduğum yere çöküp başladım hüngür hüngür ağlamaya.


İkinci olarak yalnız gezmenin dezavantajı bu, sırf yalnız bir kadın olduğunuzdan her şeyi kendilerine hak görüyorlar.
Ama sırf bu hayvanlar yüzünden de kendimizi eve kapatacak değiliz, aksine var olduğumuzu ve onların istediği kalıba girmeyeceğimizi göstermemiz gerek, boyun eğip kendimizi kısıtlarsak daha fazlasını isteyecekler çünkü.

Aksilik ve talihsizlik konusunda master yapan bir insan olarak söylüyorum ki bu sene cidden büyük sınanıyorum.
Daha fazla sabredemem dedikçe daha beteri geliyor başıma, apışıp kalmaktan iflahım kurudu.




Gelelim yapmadan gelmeyin bölümüne;


  • Bir kez adadan domates reçeli tatmadan geleni dövüyorlar bilesiniz, adanın artık mihenk taşlarından biri bu reçel. Hatta öyle ki annecim 4 kavanoz aldırdı bana. Denenmesi gerekenler listesinde.
  • Çiçek pastanesinde damak çatlatan isimli kurabiye de oldukça popüler, mutlaka deneyin.
  • Ada cafede gelincik şerbeti içmek ve Çınaraltı cafede damla sakızlı muhallebi yemek önerilir genelde.

Gelincik şerbetinin tadı seyreltilmiş şarap gibi bir şeydi ama seveni bol, bir denemeniz tavsiye olunur. Tekrar geldiğimde tekrar içmem mesela, aman aman bir lezzet değil.
Çınaraltı cafede ki damla sakızlı muhallebi ise her yerde yiyebileceğiniz bir tat, abartılacak bir durumu yok bence.


  • Mutlaka gün batımı turuna katılın, adanın pek bilinmeyen koylarını geziyorsunuz ve ufak bir şarap tadımı faslı var, son olarakta Polente fenerinin orada meşhur rüzgar güllerinin yanında gün batımını izliyorsunuz. Aslında oldukça romantik olabilecek bir tur ama benim gibi yalnız bir gezgin iseniz de zararı yok. :)
  • Adada meyhane kültürü oldukça ağır basıyor, özellikle rum mahallesinde birbirinden güzel restaurantlar, meyhaneler var fakat ben balık sevmeyen ve yalnız başıma rakı sofrası da keyifli olmayacağından bu mekanları tercih etmedim bu sebepten size de tavsiyede bulunamayacağım. Deniz ürünü olarakta iki şey yedim adada, birinci olarak midye dolma, ikinci olarakta kalamar tava. Ben Ali Baba restaurantın ayazma şubesinde yemeyi tercih ettim, midye dolmalar da, kalamar tava da çok iyiydi. Normalde dışarıda kalamar tava yemeyi sevmem çünkü genelde sakız gibi cıkcık bir tuhaf yapıyorlar veya tahta gibi oluyor ama burada güzel yapılmıştı. Midye dolmalarda oldukça güzeldi.
  • Son olarak size tavsiyem adayı baştan aşağı, en azından rum mahallesinin tamamını gezmeniz. Ben bir sabah saat 07:30'da çıkıp sokak sokak gezdim, bol bol fotoğraf çektim, kaybolma korkusu olmadan her sokağa girdim, bir kaç yeni yer keşfettim. Mesela kalenin yanında kalan, denizin kenarına konumlanmış, pek bilinmeyen çok güzel cafe barlar var.  Merkezde olmadığı için es geçilebiliyor ama eğer adaya gidecekseniz bir uğrayın derim. Fuska Cafe Bar ve Bianca Cafe Bar. 


 Aramızda kalsın tekrar ufak bir tatil planlıyorum, hayata geçirirsem çok cici olacak.
Benden şimdilik bu kadar, kendinize iyi bakın. :)

3 Temmuz 2017 Pazartesi

No More Excuses

Ne zaman tüm bahanelerinizi bir kenara bırakıp aklınızdaki şeyleri uygulamaya koyuldunuz?
Bir süredir bunu düşünüyorum.
Gerçekten içimizden geldiği gibi mi yaşıyoruz?
Yoksa olması gerektiği gibi mi?
Ya da korkularımızın ardına sığınıp hayatı erteliyor muyuz?

Güya tatil fakat o, bu, şu derken hala bir yerlere gidemedim.
"Giderim yea" diye diye yaz bitecek ama benim evden dışarı adımımı atacak dermanım yok.
"Bu yüzden hemmen silkelenip kendime gelmeliyim." dedim ve sonunda tatil için yer ayırttım.

Bu arada yaz mevsimiyle aram "evladım olsa eldivenle severim" tadında olduğundan bu aylarda evde bulunmak tam anlamıyla cehennem simülasyonu gibi.
Tek artı yönü deniz.
Yüzmeyi pek bir sevdiğimden ne zaman yaz gelse ve denizde fotoğraf paylaşmalar başlasa azıcık bir içleniyorum.
İki kulaç atmak, plajda midye dolma-bira ikilisiyle keyif çatıp, yeni bir kitaba başlamak favorilerimden.

Bunlar haricinde ı-ıh, bizımla deyılsın summer.
Özellikle son bir kaç gündür evin içi adeta bir sauna, efendime söyleyeyim bir hamam.
Hayır salonun ortasına göbek taşı koydurup tellak bulsam iki kese attırıcam.
Bildiğin kış ayı gibi buhar oluyor ama bu sefer soğuktan değil kaynar sıcaktan.

Sizi bilmem dostlar ama kış en iyisi, en karakterli mevsim.
Kurban olayım kara, yağmura be.
İki takıp takıştırıyosun, battaniye falan ısınıyosun ama bu yaz mevsimi öyle mi?
Leş gibi terle, duş al, kurulanırken terle.
Uyku haram zaten, köpek gibi dil dışarda uyanıp soluğu buzdolabının önünde alıyorum.
Halsizlik de cabası
Tam pislik ya.

Neyse, bu kadar dert yandığım yeter. :)
Herkese mutlu ve serin haftalar dilerim.

27 Haziran 2017 Salı

Haziran Ayının Favorileri

Haftanın ortasına gelmiş olsak da herkese mutlu haftalar dileyerek yazıma başlıyorum.
Ay boyunca severek dinlediğim şarkı, izlediğim dizi ve filmleri eskiden yaptığım gibi yine aylık post şeklinde yazmayı düşünüyorum.
Sizin de önerdiğiniz dizi ve filmler varsa mail atabilirsiniz. :)

Bu ay öyle dolu dolu geçti diyemem, hatta nasıl bitti anlamadım.
Yeni doğru düzgün dizi bulamadığımdan eski dizilere sardım tekrardan, ilk sezon ilk bölümden başladım İZombie'ye yine. 
İzlemeyen varsa tavsiye ederim, çok eğlenceli, çerezlik bir dizi.

Konusu; esas kızımız olan tıp öğrencisi Liv kırk yılda bir nerd olmayı bırakıp tekne partisine katılır ve şansına o tekne partisinde yeni bir uyuşturucu deneniyordur, insanlar çıldırıp zombiye dönüşür ve içlerinden biri Liv'i yaralayıp onun da zombi olmasına neden olur.

Liv evlenmek üzere olduğu mükemmel nişanlısını terk edip, cerrah olmak üzere planladığı öğrencilik hayatını da bırakıp otopside çalışmaya başlar, böylelikle beslenebileceği beyinleri buradan temin eder.
Fakat beyin yemenin bir çeşit yan etkileri de vardır.
Örneğin beynini yediği kişinin çeşitli yetenekleri, hastalıkları ve karakter özellikleri belli bir süre için ona geçer.
Ama dizi de asıl kilit nokta görüler.
 Beynini yediği kişinin nasıl öldüğünü görebilmesi ona ileriki hayatında epey katkı sağlayacak ama ona sonra geleceğiz.

Patronu olan Ravi'nin onun zombi olduğunu öğrenmesiyle olaylar farklı bir şekil alır.
Dedektif Clive baktığı davayla ilgili bilgi almak için geldiğinde Liv maktul hakkında ağzından bir kaç şey kaçırır ve şüphe çeker, Ravi ise Liv'in bir medyum olduğunu söyler ve dizinin gidişatı da böylelikle şekillenir.



Bu ay için seçtiğim favori filmim ise yine önceden izlediğim The Conjuring 2.
Her ne kadar çok orijinal bir konusu olmasa da işleyişi ve kurgusu bakımından sevdiğim ve keyifle izlediğim bir filmdi keza aynı şekilde ilk filmi de sevmiştim ama bu ikinci filmi daha çok sevdim.

Konusu ilk filmde olduğu gibi Ed ve Lorraine çiftinden yine bir doğa üstü vaka ile alakalı yardım isteniyor bunun üzerine de çift Londra'ya yola çıkıyor.

Film; ailenin yanına bir kaç günlüğüne yerleşip olayı araştıran çiftin başına gelenleri anlatıyor kısacası.


Favori şarkım ise Haziran ayının son günlerinde, yani henüz yeni keşfettiğim bir şarkı.
Spotify'da önerilen parçalarda duyduğumdan beri sürekli dinler oldum. :)


Şimdilik bu kadar. :)
Hoşçakalın.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Bir demet Esra

Uzun zamandır hiç bir şey yazamıyorum.
Bir zamanlar yazmak en sevdiğim şeyken şuan kesinlikle aklımdakileri toparlayıp yazıya dökemiyorum.
Kendimce sebeplerim var tabii ki ama yine de canımı sıkıyor bu durum.
Aklım o kadar dağınık ki artık ne kitap okuyabiliyor ne de yarım saatten çok bir şeyi oturup soluksuz izleyebiliyorum.
Dikkat dağınıklığım bunlarla da bitmiyor tabii, geçenlerde bu ara sıkça yaptığım gibi cezveyi yanan ocakta unutmuşum, sürekli bir yerlerde bir şeylerimi unutuyorum.

20li yaşlar çok garip.
21 yaşındayım ve her çocuk gibi büyümeyi dilerdim eskiden, ne aptallık.
Büyümekten kastım 18 olmak fakat 18 olduğumda hiçte farklı hissetmediğimi anımsıyorum.

Ben büyümeye başladığımı 19umda anladım.
Ve bunun ne kadar büyük bir baskı olduğunu hiç hesap etmemiştim.
Hayata, ailene, arkadaşına, sevgiline ve tabii kendine karşı bir sorumluluklar zinciri.

Her şeyin plana göre işleyip, kontrolüm altında olmasını isteyen takıntılı bir tipken dünyamın tepetaklak olmasıyla dumur oldum.
Ne oluyor lan demeye kalmadan hayat bana öyle bir kendi planını sundu ki.
Hiç bir şeyin tam olarak istediğim gibi gitmeyeceğini bana fazlasıyla gösterdi.
İşte tam o anda anladım ki ben artık çocuk değilim ve hayat bana hiç bir şeyi altın tepside sunmayacak.


İnadımı yendim,
Artık bazı şeyleri daha kolay kabullenip, yoluma bakıyorum.

Kaçmıyorum.
Sorumluluklarım var, kendimce baş etmeye çalışıyorum.
Eskiden ne zaman zoru görsem r yapar, oralı olmazdım.
Bir şey beni korkuya ve endişeye sürüklüyorsa ondan ölesiye kaçardım, artık kaçmıyorum.

Ama hala saman alevi gibi kolay parlayıp sönüyorum.

Çocukken ne kadar haylaz olsam da hiç küfür etmezdim mesela, artık ağız dolusu ediyorum.

Bazen aptallık edip çocuklaştığım oluyor.

Hala boş salıncak gördüğümde heyecanlanıyorum, etrafta kimse yoksa binip eskiden olduğu gibi gökyüzüne bakarak sanki uçarmış gibi sallanıyorum.

Hala yolculuklarda cam kenarına oturuyorum.

Hala güvercinler görünce üzerlerine koşuyor, sonra da yem veriyorum. (aşk- nefret ilişkisi?)

Ne zaman erik ağacı görsem çıkıp koparıp dalında yemeyi istiyorum.

Hala karanlıktan korkuyorum, bilinmezlik beni ürkütüyor.

Hala insanlara kolay güveniyorum.

Hala gözlerim yok oluncaya dek gülüyorum.

Sevdiklerime küsüyorum.

Hala çok kolay ağlıyorum.

Nefret insanı yoruyor, tüketiyor. 
İçimde nefret barındırmamaya çalışıyorum.

Kimi zaman kibrimi yenemeyip, insanlara tepeden bakıyorum.

Kimi zamansa kendimi ufacık bir toz tanesi kadar değersiz ve görünmez hissediyorum, öyle ki sanki kaybolup gitsem kimse farketmeyecek.

İnandığım şeylerin peşinden gidiyorum.

Henüz 20li yaşlarımın başındayım.
Hala tam olarak büyümüş hissetmiyorum ama duruldum, olgunlaştım.
Hayata bakış açımın bir miktar değişmiş olduğunu saymazsak karakter olarak değişmedim.
Hala kendi doğrularımla yaşıyorum.

Mükemmel değilim.
Bunu biliyorum.
Zengin olmak, güçlü olmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak, ev-araba almak, en iyi okullarda okumak, master yapmak, en güzel popoya sahip olmak, en iyi işte çalışıp en yüksek maaşı almak.
Kimimizin dilekleri bunlar.

Ben mutlu olmak istiyorum.
Nasıl olacak bilmiyorum, artık ideallerimi bile sorguluyorum ama istediğim tek şey bu.
Olduğum gibi olup bunu başarmak istiyorum.

İnsanın kendi olup hayata tutunması o kadar zor ki.
Ama pes etmeye niyetim yok.
Elimden gelenin en iyisini yaptım diyerek başımı yastığa koyduğum sürece kaybetmiş sayılmayacağım.